6 Ağustos 2013 Salı

Zaman Kavramım Yok Oldu

Resmi tatillerde okulumuz tatil olduğunda hani bir his olur ya hepimizde. 'Bu gün evde olduğum için, hep cumartesi zannediyorum' hissi. Günleri karıştırırız. Sabah programlarını izleriz nihayetinde.
Yeni yılın ilk aylarında elimiz 2012 yazıverir yanlışlıkla. 2013 o kadar yabancı gelir ki. 
Ben şuan tüm bu karmaşayı, çok şiddetli bir şekilde yaşıyorum. Evimden uzakta zamanla ilgili hiç bir bilgiye muhtaç değilim. Bir yere yetişmeye çalışmıyorum. Evimizde takvim yok. Telefonumu da kullanmıyorum. Buraya kadar her şey güzel. Garip bir boşluk ama güzel.
Gel gelelim saate... Saat bambaşka bir şey. Evde 1 tane saat var; o da mutfakta. yattığım saati bilmiyorum, ara ara uyandığımda da saate bakamadığım için erken zannedip geri uyuyorum. Son olay geçen gün 16:30 da uyanmam oldu. Ben ki haftasonları bile en geç 10 a kadar uyuyan biriyim-biriydim. Çok sevdiğim swatch saatim yaklaşık 4 yıllık birlikteliğimize, beni böyle bir durumda bırakarak son verdi. O yüzden bilhassa iftara yaklaşırken Saat kaç? Saat kaç? diye bıktırdığım abime ve yengeme sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum :)
Saatim olmadıktan sonra günleri ve hangi ayda, ayın kaçında olduğumuzu anlamam mümkün değil zaten..

4 Ağustos 2013 Pazar

Öykülü Yaşam Blogunun Çekilişini Ben Kazandımm :)

Öykülü Yaşam blogunun tatlı sahibesi Azime Abla bir kitap çekilişi düzenliyordu. Dün gece tesadüfen bloguna denk geldim. Bu aralar çekiliş konusunda düşünüyordum ama nasıl oluyor, kimlere çıkıyor diye.. Ben 2 yıllık blogger hayatımda 2 defa çekilişe katıldım. 2.de kazandım, yine şanslı olduğumu hissettiğim bir gündeyim :) Gelelim hediyelerimee :
                                                  
Elif Şafak(enenen sevdiğim yazar)'ın ben de olmayan AŞK kitabı.. 
Bir de sürpriz bir kitabım olacakmış, onu da gelince sizlerle paylaşacağım mutlaka :)
Ben malum yurt dışında olduğum için kitaplarıma biraz geç kavuşacağım ama hiç sorun değil.. Beni mutlu ve özel hissettiren Öykülü Yaşam sahibesine tekrar tekrar teşekkür ediyorum :)

28 Temmuz 2013 Pazar

Gezi Güncesi III - Fojnica(Fransisken) Manastırı

Bu sabah Fojnica'ya doğru yola koyulduk. Saraybosnadan yaklaşık 1.30 saat sürüyor. Yolda yeşilin nice tonuna rastladık. Her yer mi ağaç, çiçek olur Rabbim. Çok güzeldi. Dağları tepeleri tırmanarak Fransisken Manastırı'na ulaştık. Bu kadar uzaktan çekebilme fırsatım olmadığı için bu fotoğrafı kendi sitesinden aldım.
Ama manastır kapalıydı. Yenileme çalışmaları, tadilat varmış. O kadar yol geldiğimize mi üzülelim, meraklı gözlerle geri döneceğimize mi bilemedik. Tüm kapılar kapalı ve kapının birinde zil vardı. Zile bastık ve abim ingilizce derdimizi anlattı, müzeyi gezmek istediğimizi söyledi. Megafondaki ses kapalı olduğunu söyleyince, 'Ama biz Türkiye'den geldik, Ahdnameyi görmek istiyoruz' deyince 'bir dakika' dedi. Türkiye burada kilit isim. Birazdan 20li yaşlarda bir genç geldi, müzenin kapalı olduğunu, yalnızca Ahdnameyi gösterebileceğini söyledi. İçeri adım attığımızda ışıklar kapalı, bir tek biz varız, bir de sürüyle heykel, bayağı tüylerimiz diken diken oldu. Sanırım biz 3 kişi olunca ve abimle iyi muhabbet edince mi bilmem, biz tüm müzeyi gezme fırsatını yakaladık :) Neler yok ki.. Bosna'nın kültür mirası burada yatıyor. Çeşit çeşit tablolar, değerli taşlar, piyanolar, eski eşyalar, heykeller... Eserlerin fotoğrafını çekemedim tabi. Sonra bir kütüphaneye girdik. Başım döndü diyeceğim ama abartmıyorum, 500 yıllık el yazması kitaplar, Kuran-ı Kerim'ler, çoğu felsefe, din üzerine olan bir sürü eser vardı. Odanın o eski kitap kokusunu tarif bile edemeyeceğim. Yanarım yanarım buranın fotoğrafını çekemediğime yanarım.  Müzede, büyük olasılıkla bölgedeki en eski kitaplardan biri olan ve bazı Balkan ülkeleri ve zamanın önde gelen Bosnalı ailelerinin tarihi armalarının yer aldığı 1304 yılından kalma bir Arma Kitabı da bulunuyor. Kitabın sayfalarının kopyası bir odada sergileniyor.
Asıl bizim merak ettiğimiz Ahdnameye geldi sıra. Manastırın müze koleksiyonlarında, Fatih Sultan Mehmet'in Fransiskenlere güvenlik ve özgürlük teminatı veren Ahdnamesi bulunuyor. Bu belge, zamanın Fransiskenlerine Bosna Hersek'deki Katolikler arasında özgürce ibadet etme özgürlüğü vererek, bunun sonucunda da Bosna Katolikliğinin yüzyıllar boyunca korunmasına olanak sağlamıştır.Bu Ahd-name tarihin ilk insan haklarını düzenleyen sözleşmesi olarak biliniyor. Bir camın içinde orijinal belge sergileniyor.
Birer tane Ahd-namelerden satın alıp, rehberimize teşekkür ederek dışarı çıktık.

Böyle bir yere gelip de içeriyi gezemeyen insanlar adına gerçekten çok üzüldüm. Çünkü biz geldiğimizde de kapalı diye dönen birileri vardı. Rehberlik yapan gence ne zaman tamamlanacak bu tadilat diye sorunca bilmiyorum dedi. İçeride hiç bir çalışma yok üstelik. Anlayacağınız kafa iznine çıkmış çalışanlar, müze, manastır. İnşallah bir an önce ziyarete açılıp, bu muhteşemlikleri görmek isteyenleri kapalı kapılarla karşılamazlar. 
 Manastır tepede olduğu için Fojnicayı ayaklarınızın altında demiyim ama, gözlerinizin önünde :)

    Yoldan inerken bir ağacın köklerinde Meryem Ana olarak tahmin ettiğimiz bir heykel var çiçekler içinde. 


Bir sonraki Travnik, Mostar ve Kravica şelaleleri gezimizde görüşmek üzere sevgili bloggerlar :) Umarım gördüğüm güzellikleri biraz da olsa yansıtabilmişimdir.

Gezi Güncesi II - Aliya İzzetbegoviç Kabri

Hafta sonları daha bir anlamlı oldu burada benim için. Abim hafta içi çalıştığı için gezebileceğimiz hafta sonunu iple çekiyorum diyebilirim. Bu hafta yine Başçarşı'ya gittik. Aliya İzzetbegoviç'in kabrini ziyaret ettik. Başçarşının tepelerine tırmanınca şehitliği bulduk. Mezar taşların bakınca direk yaşlarını hesapladı zihnim. Çoğu 23- 25 yaşında olan gencecik şehitler.. Tepede ve havanın çok sıcak olmasına rağmen esiyordu çok güzel. Dualarımızı edip, 1-2 kare çekip ayrıldık oradan.


"Hukuk benim için sadece meslek değil inancım, yaşam tercihim ve hayat felsefem." 

Miljan Markovic: Boşnak ve Müslüman olmamasına rağmen Boşnakların yanında savaşmış 24 yaşında bir şehit. Bir tek bu mezar taşında fotoğraf gözüme ilişti.

Aliya İzzetbegoviç namı diğer Bilge Kral'ın birkaç sözünü de yeri gelmişken paylaşmak istiyorum:
"Hiç kimse intikam peşinde koşmamalı, sadece adaleti aramalıdır. Çünkü intikam sonu olmayan kötülüklerin de kapısını açar. Geçmişi unutmayın ama onunla da yaşamayın."

"Ben Avrupa’ya giderken kafam önümde eğik gitmiyorum. Çünkü çocuk, kadın ve ihtiyar öldürmedik. Çünkü hiçbir kutsal yere saldırmadık. Oysa onlar bunların tamamını yaptılar. Hem de Batı’nın gözü önünde; Batı medeniyeti adına.”

"Geleceğimizi geçmişimizde aramayacağız. Kin ve intikam peşinde koşmayacağız."

"Bu günleri gösteren yüce Allah'a hamd ediyorum. Tarihimizi kanımızla yazdık. Evlerimiz yakılıp yıkıldı. Düşmanlarımız mert değildi, alçakça katliamlar yaptılar. Yapılan katliamları dünya şimdilerde ortaya çıkartılan toplu mezarlardan anlamaktadır. Bu gerçekleri haykırmıştık, duyan olmamıştı. Tüm acılara rağmen çok şükür ayaktayız. Yıkılan ev ve camilerimizi yeniden inşa ettik. Şehitlerimizi rahmetle anıyoruz. Onlarla inşallah Cennet’te buluşacağız, onları Allah'ın ve meleklerinin huzurunda şanlı direnişlerinden dolayı kutlayacağız."


26 Temmuz 2013 Cuma

Gezi Güncesi

Bosna Hersek'ten selamlar :) Abimler görev dolayısıyla buraya geldiler, ben de tatilden istifade takıldım peşlerine. Yaklaşık 10 gündür buradayım. İlk izlenimim 'Aaa Karadenize benziyor.' oldu. Haftasonu epey gezme fırsatı bulduk.
Gezimize ilk olarak Sarajevo(Saraybosna) merkeze inmekle başladık. Başçarşı'ya gttik. Aslında ilk gün benim ajandamdaki gezilecek yerler kısmındaki her yeri görmüş oldum diyebilirim. Çünkü görülecek yerlerin çoğu Başçarşı'da yer alıyor. Kütüphanenin, Latin Köprüsünün yanından geçerek Başçarşı'ya ulaştık. Sebil, Saat Kulesi, Mimar Sinan'ın yapmış olduğu Gazi Hüsrev Bey Camisini gördük. Bir yerde iftar için yer ayırtıp gezmeye koyulduk. Bakır eşyalar, özellikle fincan-cezve setleri ve çini işleri çok fazla. Bunlar dışında benim gibi merağınız varsa birkaç antikacı görebilme fırsatınız da var :) Ben 1 tane kaval aldım ufak :) Müzeler kapalıydı. hatta bazı dükkanlar da sat 18.00 olmasına rağmen kapalıydı. Burada hayat erken kararıyor. 

 İftar için Cevabi söyledik. Kaymak ve soğanla getiriliyor. Çok güzel ve hafif bir köfte. Burada iftar için top patlıyor. O kadar yakınımızda patladı ki, tam ezanı bekleyip dikkat kesildiğimiz anda sıçradık yerimizden.

Yemekten sonra Moraca Han'a gittik. Otantik bir yer, birkaç kafe bulunuyor. Birine oturup kahve söyledik. Cezve ve lokumla geliyor. Cezveden 2 fincan kahve çıkıyor. Hayatımda ilk defa üst üste 2 fincan kahve içtim :) İlk günümüz böyle noktalandı.
Ertesi günkü Bosna gezimiz 'Tunel Spasa' yani Boşnakça Kurtuluş Tüneli, Türkçede ise hayat Tüneli denilen yerle başladı. Giriş biletlerimizi alıp içeri geçtiğimizde ingilizce bilen birisi bize rehberlik etti. Önce bahçede bir televizyonda 15 dakikalık, tünelin yapımını, savaş yıllarını, bombaları içeren bir kısa film izledik. Filmden onra tünele indik. 1 metre genişliğinde, 1.60m yüksekliğinde ve 20 metre uzunluğunda. Nesefim daraldı o kadarcık uzunluğu yürürken. Tünel yapıldığında Boşnaklar 800 metrelik bu tünelden havaalanına cephane, yiyecek taşımışlar. Tünelden çıkınca müzeye girdik. Savaş zamanından kalma eşyaların, bombaların, fotoğrafların olduğu. Dün gittiğimiz Saraybosnada gördüğüm Kütüphanenin ve sarı bir otelin bombalanmış fotoğrafları beni en çok etkileyen oldu. Müzedeki deftere bişeyler yazıp, afallamış bir biçimde çıktık dışarı. Burada hava sıcaklığı çok yüksek olmasa da, güneşi çok yakıcı. Sıcaktan bunaldık biraz.

Arabamıza binip yola koyulduk yeni bir keşif için. Roma köprüsünü de gördükten sonra 'Vrelo Bosna' yani 'Bosna Kaynağı'na vardık. Arabayı park edip biraz yürüyünce ulaştık ormanın içine. 'Aman Allahım, cennet burası mıydı?!?' dedim o an. Her yer yemyeşil. Sular, köprüler, kuğular; bir kartpostalın içinde yürüdük adeta. Saatlerce dolaştık. Her bir köşesinin tonu farklı. Fotoğraf karelerine sığmadı güzelliği. İnşallah tekrar gideceğiz.

Uzun zamandır olmadığım kadar mutlu oldum o gün. Bosna'yı bu kadar beğeneceğimi, bu kadar güzel olacağını tahmin etmemiştim.

25 Temmuz 2013 Perşembe

Ben Bu Gece Özledim

Dinlediğim Feridun Düzağaç şarkısı eskilere götürdü beni. Hiç unutmuyorum geziye gidilecekti o gece, toplanmıştık. Ben ve o caddenin kenarındaki banklarda oturuyorduk. Bu şarkı dilime dolanmıştı. Ama yanlış söylüyordum her seferinde. O'ysa her söyleyişimde gülüyordu bana. Yanlış söylediğimin farkındaydım ama o boşluğa ne geleceğini bilmediğimden  mantığıma uygun  bir şey uydurmuştum oraya. Şimdi bile şarkıyı kendi versiyonumu söylemeyi tercih ediyorum.
Bu gece ise o günden daha farklı,daha anlamlı bu şarkı benim için . Çünkü eski dostum Ayşenur'u özlediğimi fark ettim. Aslında onu mu, yoksa dostluğumuzu mu...
Biz çok farklıydık. O gezi gecesinde de olduğu gibi biz hep baş başaydık . Topluluğa karışırdık. Aynı evde kalırdık başka kızlarla ama en kalabalık ortamda bile biz sadece ikimizdik. Birbirimizi kıskanırdık, anlardık, düşünürdük, önemserdik.. Ne zaman anlamamaya başladık, ne zaman birbirimize sabredemez olduk...
İşte bu da yazıma ilham olan F.D. şarkısı..


23 Temmuz 2013 Salı

Papatya Vazomuz

Plastik su şişesinin yarısını kesip, kumaşla kapladım, ortaya bu güzel vazo çıktı :)

28 Mayıs 2013 Salı

Yeni Header'ım :)

Bir blogger için en önemli şeylerden biri de header olsa gerek :) Çünkü blogun güzel görüntüsünü çok etkiliyor. Ben çok uğraştım bunun için, kendim yapmaya çalıştım bir süre ama bir süre sonra bıraktım uğraşmayı. Tam ümidimi kesmişken tesadüfen çok güzel bir insan tanıdım. Evet o insan Shemellon :)
Kendisi tasarımcı ve biz bloggerlar için headerlar hazırlıyor, hem de ücretsiz, hiç bir karşılık beklemeden..
Kendisiyle e-mail yoluyla irtibata geçtim, ve o da beni kırmadan kısa bir süre içinde hazırladı headerımı. Hem yeni bir başlığa kavuştum, hem de iyi bir insan tanıdım bu vesileyle..
Sevgili blogdaşlar, eğer sizin de böyle bir şeye ihtiyacınız varsa Shemellon 'un sitesini ziyaret etmenizi tavsiye ederim.
DipNot: Benim headerım tam oturmadı blogun boyutlarından dolayı, bir türlü ayarlayamadım. En kısa zamanda düzeltmeye çalışacağım. Sevgiler :)

25 Mayıs 2013 Cumartesi

Yağmur Damlalarında İnsan Olmak

Bahar yağmurları yağıyor üstümüze. Şemsiye açıyoruz berekete. Sığınıyoruz kalbimizdeki sevgiliye.
Peki ya karınca olsaydık bu yağmurda?
Sığınacak mıydık bir ağaç yaprağına, kapşonumuzu çekecek miydik başımıza, sel baskınlarından koruyabilecek miydik yuvamızı?
Ya da bir balık?
Suyla bütün, ama suyun en saf haline sürgün.
Varlık içinde yokluk.
Peki ya bulut olmak?
Parçalarından kopmak, onları dünyayla paylaşmak...
Ne dersiniz?

30 Mart 2013 Cumartesi

Hayatıma Bir "Melek" Girdi

Yaklaşık bir hafta önce beklediğimiz yeğenim doğdu. Tam olarak tarif edemiyorum hislerimi, yine de çabalayacağım.
Eve ilk girdiğimde acaba hangi odada yatıyor diye bakınırken etrafıma, montumu çıkarıp asmak için bir odaya girdim ve O'nu görmeden geçip gitmişim. Aniden durup bir adım geri attım ve orada yattığını fark ettim. O kadar minik ki, evet görülemeyecek kadar :)
Bundan 7 ay önce hamilelik haberini duyduk, ultrason fotoğraflarına baktık sevinçle, heyecanla, ama O'nu kucağımıza almak tüm soyut heyecanlarımızın somutlaşmış hali oldu :)
Hayatımızda çok sevdiğimiz, en yakınlarımız sınırlı sayıdadır ve onları kazanmak için ne çabalar sarf ederiz, uzun vakitler harcarız. Düşünsenize birdenbire hayatınıza çok sevdiğiniz, her hareketini hayranlıkla izlediğiniz, öpmeye doyamadığınız, hemencecik özlediğiniz, minicik elleriyle parmağınızı sımsıkı tutan birisi giriyor. ~Ne büyük lûtuf...
  • İlk gece sabaha kadar uyumadı. Ağlarken ne yapacağımızı şaşırıyoruz, elimizden bir şey gelmiyor. Kaç kere gözlerim doldu O'nun  o sesi için... Neyse ki sabah saat 5 gibi uyuyakaldı, bende yanıma yatırdım. Yanımda uyudu ve ben O'nu izlerken uyuyakaldım~
  • Arada bir uyanıp kımıldadığında hafif hafif salladım ve tekrar uyuttum.Ona zarar vermemek için diken üstünde uyudum.
  • Düne kadar abimle oturup şakalaşırken, çocukluğumuzdaki gibi atışırken, şuan onun "Baba" olması, sabaha kadar ağlayan oğlunu sakinleştirme çabasını, O'nun için endişelenmesini anlamak...
  • Annem ve babamın O'nu sevişini görmek, gözlerindeki gülücüğü hissetmek, paha biçilemez. Allah herkese bu duyguyu tattırsın..
  • Yumuşacık tenine dokundum, ellerini tuttum, miss kokusunu içime çektim, burnunu öptüm, kucağıma alıp sımsıkı sarıldım. Evet ben "Hala" oldum ~:)



Bunlar da kendi ellerimle hazırladığım bebek şekerlerimizz :)
 Aramıza hoş geldin Ahmet Enes(: